'' REYHANLI'' YAŞAMIN KIYISINDA BİR KENT

 

             

 

    Reyhanlıda Yaşamak

Bilinen yerleşim tarihi dört bin yıl öncesine dayanan Reyhanlı’mızda dünle bu günü bir cezvede kaynatırken tarihe; kent kültürümüzdeki sosyalleşme, kent kültürüne sahiplenme ve kentimizin sosyal yaşama geçiş sürecinde kentin dinamiğini harekete geçirme olayı yaşanmaktadır. Bu kent dinamiği ile statiğinin kesiştiği çizgide öncelere dönmek gerekmektedir.
Reyhanlılı olmak burada doğmak demek değildir. İnsanlar, ana ve babaları ile dünyayı görecekleri mekanları seçme şansına sahip değildiler ama en azından gömülecekleri yeri beğenme hakları vardı. Bence bir sokağında doğup daha ergenliğe bile ermeden terk ettiğimiz şehirlerden çok, kemiklerimizi kıyamete kadar muhafaza edecek topraklar önemliydi.
Bir önderinin arkasına düşüp gelenlerin, göçebeliği bırakıp aşiretten ocağa, çadırdan konağa sıçradığı yılların hikayesinde adını ilçeye veren Reyhaniye aşireti, sonrasında diğer aşiretler ve Çerkez iskanı. Tüm bunlar Reyhanlı’nın havasını soludu, suyunu yudumladı. İşte o gün, şehirle bütünleşen, beldenin manevi hazlarından zevk alabilen, soluduğu mistik havadan ürperen bir nesil geldi. Şimdi ise o nesle özlemle menfaat kalıplarının eriyeceği, herkesin kendi gözündeki çapağı görebileceği günlerin özlemiyle, komşusunun kapısını çalacak, sokaktaki yabancıya selam verecek kadar yücelecek, yüceldikçe aç yatanla tok yatanı tanıyacak yeni bir neslin özlemindeyiz. Biz bu cümleleri, o delikanlıları düşünerek ve özleyerek kaleme aldık.
  Dört Reyhanlı 1517 yılında Osmanlı topraklarına katılan Reyhanlı’da yerleşimi 14. yy. da yöreyi gezen seyyah ibn-i Batuta Amik ovasında Türkmenlerin sürüleri ile konakladıkları şeklinde ifade eder. O dönemde Amik Ovasında Bozok’lardan Avşar, Beğdili, ve diğer Türkmen boyları yaşıyordu. Bunlardan 19. yy. da zorunlu iskanı kabul eden ve 3000 yaya ile 3000 atlı çıkarabilecek büyük Reyhaniye aşireti Reyhanlı’nın doğusunda yerleşmişti. İşte birinci Reyhanlı Cüdeyde gölü ile Pınarbaşı gölü arasında kurulmuş, o yörede tarihin tanıklığını yapan mağaralarda sürüler barındırılmıştı. Pınar başı gölü aynı ismi taşıyan mahallede bir metre derinliğe sahip olan bu gölde sazan balığı, kaplumbağa ve kurbağalar yaşamaktaydı. Bu gölden tahliye olan su ile üç adet değirmen çalışmaktaydı. Ama kale içinden gelen kaynağın kuruması ve gecekondulaşma sonucu bu evlerin bahçesine hapsolan kaynakların kurumasıyla göl yok olmuştu.
Halk dilinde şark kıraç olarak bilinen bu bölgede zorunlu iskan ile yerleşik hayatın başladığı ve Fransız işgaline karşı ilk mücadelenin tohumlarının da atıldığı yer olması, Dört Reyhanlı sohbetlerinin sınırlarını yoklaması demektir. Dört Reyhanlı şairin ruhundan kopan fırtınalar taşıyan ezgidir. Biz bu ezgiyi dile getirirken yaptığımız bir cüretkarlık sayılabilir. Olsun. Biz engin bir denizin kıyısında oltayla avunmaya çalışan acemi bir balıkçıyız.
Reyhanlı; havası güzel, suyu da güzel. O yüzden Reyhanlı güzeldir diyeceksiniz. Hayır! Havası güzel, suyu güzel bir yığın beldeler vardır ki adamı güzel olmaz. İnsan evladı çilek sürgünü değildir ki havayla suyla yetişe gelsin. O halde burada başka değerler olmalı. Öylesine yüce değerler ki. İşte Reyhanlı’dır ipleri geçmişiyle kopuk olmayan
Hititlerden Bizans’a Romalılardan Osmanlı’ya uzanan kader çizgisinde, devir teslimlerin yaşandığı krizli günleri de beraberinde getirmiş sebeplerle çok badireler atlatmıştır Reyhanlı.
Ulus olabilme onuruna ulaşmış herhangi bir insan topluluğunun değerlerini yakalamak istiyorsak, öncelikle o kütlenin ortak ürünlerine bakmamız gerekir. Bu kapıyı araladığımız zamanda, karşımıza masallar çıkar, ninniler çıkar, türküler çıkar, efsaneler çıkar. Bu yüzden Fransız işgaline karşı Milli Mücadelenin besmelesi şark kıraçta çekildi demek yakışır ki, Aşik Hatunun bilinmeyen yüzü gün ışığına çıksın.
Afrika’daki sömürge ülkelerden devşirilmiş lejyonerlerden oluşan Fransız askerlerinin en büyük belalısı sekiz-on yaşlarındaki çocuklardı. Bu çocuklar gruplar halinde bu Fransız askerlerine taciz verir, taşlar atıp onları öfkelendirmek bir oyun gibi gelirdi bu
çocuklara. Bir gün bu Fransız askerlerinden birinin tüfeğini alıp taş atarak taciz ettikten sonra kaçan çocukları askerler kıstırır. Ancak Aşik Hatun sahneye çıkar, çocukları himayesine alır. Elindeki tüfekle o askerleri püskürtürdü. Bu belki bir masaldı ya da efsane. Ama gerçek yaşanmış bir öykü idi. Bu isimsiz çocuklar kim Aşik Hatun kim. Bunlar önemli değil. İş başa düşmeye görsün, işte o zaman her Reyhanlılı kadını, erkeği, yaşlısı genci hepimiz askeriz. Düşmanın karşısına dağ gibi yürürüz.
İşte geçmişiyle ipleri kopuk olmayan Reyhanlı’da bu yüce değerleri soluyarak yaşıyoruz. Ama bu değerleri çözümleme aşamasında maalesef çaresiz kalmışız.
Anafartalar Kumandanı Gazi Paşa Hazretleri Hatay meselesinin çözümünü isterken, bu bölgeden Arapça konuşan Türklerin yaşadığı yer olarak bahsetmiştir. Hassasiyetini de ‘’ Kırk Asırlık Türk Yurdu Düşman Elinde Esir Kalamaz’’ sözleriyle dile getirmiştir. İşte Hatay’ın incilerinden biri olan Reyhanlı’da çok güçlü akrabalık bağları vardır. Bu güçlü bağın yanında kan bağına dayanmayan bir yakınlı daha var ki, o da kirveliktir. Uzun yıllar canlı tutulan bu kirvelik kurumu çok özel dostluk ve dayanışmalar yaratmıştı. Kirveler arasında evlilik amaçlı kız alış verişi olmazdı. Dedem ile Ali Abay’ın babası (Hüseyin As’ad) arasında yaşanmış bu kirvelik müessesesi halen devam etmekte, biz torunlar bile bir araya geldiğimizde bu kirvelik kurumuna saygı göstermekteyiz. Şimdilerde geleneklerimizin dışında kalmış olan kirvelik artık hatıralarda yaşamaktayken unutulmuş olan bu geleneğin gölgesinde sızı yüklü topraklarımızı Afrin Çayı sulamaktaydı. Reyhanlının kuzeyinden geçmekte olan bu çay ve güneyinde kalan bölge ikinci Reyhanlının kendisiydi.
Afrin Kıyısında Bir Reyhanlı Amik köyleri Afrin Çayına öyle çapraz bir açıdan tutunmuştur ki tan kızıllığını da, gurup demlerini de bilmez. Bu anları yaşamadığı gibi merak da etmez. Deli dolu akan Afrin çayı kışın yatağından çıkar afete dönüşür, ovayı sular altında bırakırdı. Afrin Çayı hemşehrimiz şair, yazar ve filozof Cemil Meriç’ in kalemiyle şöyle nakışlanmıştı.
Kışın rüzgarları tehdid ederdin.
Sevahil darbe-i mevcinle inlerdi
Kaçardı irtiaşla savletinden
Ve gahi kahrını teşdid ederdin
Sürüklerdin reh-i azminde evler.

Yıksan bin hanumanı
Bugün Amik halkına yeni bir mezar eşsen
Ve göklere yücelip, yıldızlarla öpüşsen
Tokatlasan o mağrur, haşin güneş sultanı

Yine bir gün tabiat o şahlanan başına
Yenilmez kudretinden kırılmaz bir gem takar
Yine bir gün ufkunda gam şimşekleri çakar
Bir uyuşukluk çöker dalgalanan başına

Kumları fistolayan, sahili oyalayan
Uslu, sessiz, çekingen küçük bir su olursun,
Böyle şahlanma afrin, çarçabuk yorulursun
Yaz tembellik aşılar damarlarına, aman

Afrin çayının o şiddetini gösterdiği yıllarda evleri su altında kalan vatandaşlarımız için kışın barınabilecekleri afet evleri yapılmıştı Bağlar mahallesinde.
Kuzeydeki Reyhanlı’dan güneye doğru geldiğinizde Asri Mezarlığı görebilirsiniz. O mezarlığı ilk olarak bir yakınımın defin töreni sırasında gördüm. Daha sonra ayda bir uğrar oldum oraya. Daha sonra tanıdığım birkaç insanın defni için yapılan törenlere katıldım. Bir taşın üzerine çöküp insanların telaşına dikkat ettim. Herkes, işi bir an önce bitirip kaçmak için uğraşır gibiydi.
Yaşadığı dönemlerde Reyhanlı’ya sığmayan, bu şehri beğenmeyen, hatta satın alacak kadar varlıklı olduğunu iddia eden ne kadar insan varsa, şimdi hepsi burada.
Yaşamında iki kadeh içip de kendini arslan cinsinden sanıp kükreyen, narasıyla konu komşuyu taciz eden yiğitlerin tamamı burada.
En iyi ustalar burada, en kötü çıraklar burada…
Boyu en uzunlar burada, kısalar burada. Malını yemekten korkanlar burada, acından ölenler burada. Doktorlar burada, hastalar burada.
Ben gidersem ne olacak diye tasa içinde kıvrananlar burada, bana dokunmayan bin yaşasın diyenler burada.
Hepsinin başı aynı yöne çevrili, hepsinin ayakları aynı yönde. Orada ağaçlar daha gür büyümekte bedenler çürüdükçe. Ve biz dünya kavgası içinde, buraya taşınacağımızı hiç düşünmek istemeyiz.
1978 yılında Muğla’da sekiz ay kalmıştım. O yörede Aydın, Germencik ve Muğla civarında Çağatay Türkçesi konuşulurdu. Yani öz Türkçe kabul edilen Çağatay Türkçesi. R harfini kullanan görmedim. O bölgenin yabancıları dışında. Asri mezarlıktan daha da güneye geldiğimizde Tel kerkür (Gül tepe) Mahallesinde E-5 karayolundan jandarma ilköğretim okuluna kadar olan kısım. Yine Reyhanlı’daki yerleşik hayatın önemli yerleşim birimi. Burada yaşayan insanların şivelerinde ve aksanlarında R harfinin kullanılmadığı Çağatay Türkçesini andıran bir konuşma süregelmektedir. Tek farkla bu mahallemizde R ile birlikte Y harfide çok az kullanılmaktadır. Örneklersek. ‘’Geliyor musun’’ sözcüğü Çağatay Türkçesinde ‘’Gelimiyon’’, bizde de ‘’Gelonmu’’ şeklinde. Her neyse, biz bu konuyu dil ve anlatımcılara bırakıp Reyhanlımıza dönelim. Tel kerkürde Pınarbaşı Gölünden gelen su ile çalışan değirmenlerden bir tanesi vardı ki şu anda o suyun yok olmasıyla yıkama yağlama istasyonu olarak çalışmaktadır. Güneyin daha da batısına gidildiğinde, Bayırın alt sokaklarından bir yaz ikindi vaktinde yürüyüş yaptığınızda yolun sağında ve solunda bulunan tandırlarda pişen ekmeğin kokusunu almak, ne kadar tok olsanız bir ekmeği katıksız da olsa yememek elde değildi. Kadınlarımız hamuru yoğurup mayalanmasını beklerken işlerini bitirir, ikindi vaktinde pamuk yakacağıyla harladıkları tandırlarda hünerlerini gösterir, birkaç günlük ekmeğini pişirmeğe başlarlardı. Çoğu zaman bu yoldan, Yenişehir gölünden gelen su ile çalışan değirmenlere doğru giderken, o mahallenin yabancısı iseniz ve fark edilirseniz, o sıcak ekmeklerden ikram etmek için yarışırdı kadınlarımız. Bizler de bu ekmekleri afiyetle yiyerek değirmenlere doğru yolumuza devam ederdik. İlçemizde yol boyu diye anılan bir yürüyüştü bu. Bu yürüyüşler üç yöne olurdu. Bahsettiğimiz değirmenlere doğru, Yenişehir yolunda Tek tut dediğimiz bölge ki şimdi şehrin merkezi durumuna geldi. Ve cüdeyde yolu. İlk baharın gelişiyle başlar yazın sonuna kadar sürerdi bu yürüyüşler.
    Bayır Değirmenler caddesinden başlayıp hastaneye kadar olan yerleşkemiz. Bu mahallenin ayrı bir özelliği vardı. 18. yy. başlarında Dağıstan’dan yola koyulup yerlerinden yurtlarından edilen bir toplumun göç macerası vardı. Kağnılarına yükledikleri zaruri eşyaları ve atlarıyla yola koyulan Çerkez vatandaşlarımız Anadolu’ya geçtiklerinde çeşitli kollara ayrılmıştı. Bunların bir kısmı yollarda zayiatlar vere vere Hatay’a kadar ulaşabilmiş, Serin yol civarında iskan edilmiş bir kısmı da daha güneye inerek Suriye ve Ürdün’e kadar gidebilmişlerdi. Serin yolda iskan edilen bu insanlar o yıllarda Amik gölünün kurumaya yüz tutmuş bataklık halinde olması nedeniyle sıtma afeti ile karşı karşıya kalmışlardı. Daha fazla zayiat vermek istemeyen Çerkezler tekrar yola koyularak Reyhanlı’ya gelip Yenişehir, Harran ve Bayır’da iskan edilmişlerdir. Gittikleri yerde genellikle tepe ve dağ yamaçlarını tercih eden Çerkezler Reyhanlı’da düz ova şartlarında iskanı kabul etmişlerdir. Bu iskan ile her Çerkez ailesine altmışar dönüm tarla, ikişer, üçer dönümlük bahçeler verilmişti. Bu bahçelere evlerini yapıp tarla ve bahçe tarımı ile uğraşan bu vatandaşlarımızın Bayırdaki yerleşimi buraya ayrı bir özellik getirmiştir. O yıllarda sosyal açıdan daha
gelişmiş bir yapıya sahip olan bu vatandaşlarımız geleneklerini ve göreneklerini yaşamak ve yaşatabilmek için kapalı toplum yapısını ve yaşantısını uzun yıllar sürdüre gelmişlerdi.
  Harmanyeri Bayırda hastane ile 27 Mayıs İlk Okulu (Cumhuriyet İ.ÖO.) arasında harman yeri dediğimiz büyük bir saha vardı. Hac mevsiminde hac ibadetini yerine getirmek üzere yurdun dört bir yanından karayoluyla yolculuk yapan hacılarımız, gümrük işlemleri tamamlanıncaya kadar burada konaklardı. Reyhanlı halkı da üç beş hacıyı evinde ağırlayabilmek için buraya akın ederdi. Bu misafirperverliğimiz karşısında, bu hacılar dönüşlerinde kutsal topraklardan getirdikleri Zemzem suyu, hurma ve ufak tefek hediyeleri misafiri oldukları bu insanlara armağan ederlerdi.
Harman yeri; diğer zamanlarda Reyhanlı, Hatay ve Türk futboluna uzun yıllar hizmet veren futbolcuların yetiştiği yer. Stadyumun olmadığı yıllarda en büyük semt sahasıydı. Korsan Spor, On bir Şimşek ve Yetişen Spor. Kendi aralarında düzenledikleri turnuvalarda büyük seyirci topluluğu önünde futbollarını sergilerlerdi. Sakıp Özberk, Ragıp Huvaj, Ferguson Haydar (Söker) , Özdemir, Mehmet (Mamik) ve Zekeriya Diner, Hamit Şamlıoğlu ve daha isimlerini sayamadığım bir yığın futbolcu yetişmişti o dönemlerde Harman yerinde
.
Hemen bitişiğindeki Fidanlık. Yerleşimi daha yakın tarihe dayanan bu yerleşkemizde, bazı evlerin temelleri atılırken, doğa yapısı mı insan yapısı mı bilinmez Afrin Çayına kadar uzanan mağara ve dehlizlerin çokluğu çocukluğumuzun anılarında kalırken, bu bölge arkeolojik hiçbir araştırmaya tabi tutulmayışı bir o kadar da hayret uyandırmıştır.
Sebze hali ve sanayi sitesinin olduğu yer Reyhanlının eski mezarlıklarından biriydi. Belediye meclisi kararıyla buradaki mezarlar şimdiki asri mezarlığa taşınmış. İş yeri yapımı için atılan temellerde çıkan sahipsiz mezarlarda bu iş yeri sahipleri tarafından asri mezarlığa taşınmışlardı.
1978 yılında Reyhanlıdan ayrılıp 1982 yılında geri döndüm. Çocukluğumu ve gençliğimi Fidanlık, Bayır ve Tek tut civarında geçirmiştim. Döndükten sonra gözüm eski evleri aradı, eski ağaçları, eski dostları. Ama hiçbiri yoktu. İnsanlarımız tabiatı yenebilmek için doğayı harcamış, en kestirme yoldan, ham demiri çelik yaparak toprağı beton haline getirmiş.
Çiçekçide poşetlenmişine paralar ödeyerek aldığımız toprak ile belediyenin bir tamirat sırasında sokağımızdan çıkardığı toprak birbirinden çok mu farklı?
Anladım ki uygarlık, şehrin ortasına toprak taşımak değil de mücavir alanlara beton yığmakmış. Biz ağaçlara yeteri kadar saygı gösterememişiz. Bu ağaçlarda ayaklarımızın altından fersah fersah kaçmış. Şehirden kaçan bu ağaçlar dağların doruklarına yerleşmiş, tabiatı da peşinden oraya çekmiştir.
Alacakaranlık ömrümün ilk elli yılına ulaştığı dünya görüşümün bileşkesinde o dostu tanıdım. Bayırla Fidanlığın kesiştiği noktada.
  O Dost Şehirler kırık aynalara benzer. Gölgeniz hangi parçasına düşerse orada görünürsünüz. Günü bir kahvede, bir parkta yada evinizin balkonunda geçirmek zorunda kalan bir ‘’ İnsan Eskisi ‘’ değilseniz, yaşam şartları sürekli koşturmayı emrettiğinden, değişik kırıklar arasından çabucak geçmeniz gerekebilir. Yaşam felsefemizi ölümsüzlük temasıyla şekillendirdiğimiz temel düşüncemizde dünyayı; kimimiz bir savaş meydanı, kimimiz iki kapılı bir han kimimiz de karalama defteri olarak algılamış ve algıladığımız boyutta tedbirler almışızdır.
Çağla gözlü bakışlarını gözlük camlarının ardına gizleyen, hangi şehir, hangi durak demeden gölgesinin düştüğü parçada insanlara hizmet veren güzel insanı Reyhanlı’da tanıdım. Belli ki güzel kokuşan yasemin neslindendi. Şimdiki saksı güllerinden farklı. Değişik insanlarla karşılaşmıştır. Çirkinler, bastıbacak olanlar, yüzü poturlu, aksak ve şehlasını, Leylayı da, Şirini de ve adı sır olan güzeli de.
Oturup uzun uzun konuşamadık. Ama özünde ruhlarımız dertleşmişti sanki. İkimizin de ortak noktası insandı. Bölgemizin sosyo ekonomik yapısından tutunda insanımızın eğitilmeğe olan ihtiyacı, üzerimizde bir kambur gibi duran soysallaşma.
Uzağa dalan gözlerinde soylu şimşekler çakardı. Hipokrat yemini etmişti. Islık ıslık cemreler düşene dek gönlüne, hizmet aşkı vardı içinde. Koştuğu noktayı geçemeyen maratonculardan öte, hep ileriye, her koştuğu noktadan daha ileriye. Beklide çok sevdaları içine gömerek insanlarımıza gülden üstün gül verebilmek için koşturmaktadır.
Belki tabanları şerha şerha yarılıp, belki buzlu ayazlı günlerde, belki de cüce yolların yokuşa kestiği günlerde insanlarımızın ebedi meyvelerini ebeveynlerine müjdelediğinde onlarda oluşan gülücüklerle bütün kaleleri yıkan sevdalardan öte bir duygudur onun için. Tıpkı yiğidin sevgisindeki bir gül dökümü gibi, gözünden gönlüne deryalar düşer gibi.
Samandağı yeşilliklerinden çalınmış baharı gözlerinde görmek karşısındaki insanı rahatlatıyor. Çünkü toplum olarak okumuş insanlara karşı buruk bir korkuyla yaklaşırız. Bizden çok biliyorlar, konuşursak bir hata yapar komik duruma düşeriz diye. İşte bu dostun gülücüğündeki yeşil bahar insanı rahatlatıyor, kırk yıllık dostmuş gibi sohbeti koyulaştırıveriyordu.
Sevgili doktorum; mesleğin Budha Tapınağındaki kutsal heykelin gözünden çalınmış bir mücevher değilse bile sultan parmaklarına yakışan nadide bir yüzüktür. O yüzük kaşındaki inci tanesi de sensin.
Biliyorum acıyı da sabrı da bu meslekte buldun. Öyle insanlarla karşılaştın ki palanı altın yıldız, bir tek nalı noksandır. Ben anlatamam gücüm yetmez. Karşılaştıklarını, yaşadıklarını anlatamam. Çünkü gülde sevgim biter lalede de sanatım.
Sen ağlayanları gördün, doğum sancısı çekenleri. Düşük yapanları bilirsin. Dahası ninni söyleyenleri, ağıt yakanları. El sallayanları.
Seni geç tanıdım. Olsun. Üç öğünlük ömür nedir? İnandık ki çabamız ırmakları aşmaktır. Beklesin bizi deniz. Şehirde olsak bile yinede köy sürgünüyüz. Diyorum ya sen yasemin neslindensin güzel kokan, şimdiki saksı güllerinden değil. Nadide yüzükteki inci tanesisin, şimdiki üçgen gözlerde dörtgen gülen, kare kare sevilip elips elips öpülen, kesik küre oğlanlara takılan piramit kızlardan değilsin. Gençliğin ipi ile örülmüş tezgahtan inmemiş son şal, bakışları süzgün, rengi puslu, avcılardan ürkmüş maral gibisin. Yine de öyle kal dostum.
Evet oturup koyu bir sohbetimiz olmadı. Ama özünde ruhlarımız dertleşti uzun uzun. Diliyorum sen hep gül. Sen gülünce bu şehrin kışı biter güneşi gözlerinden doğar.
  Neşe Sineması Bakkal Kürt Bekir’de bir Haydar Gazozu da bir şişe atik suyu da yirmi beş kuruştu. Mabel sakız, teneke kutularda ki bisküviler tek tesellimizdi. Gofret, cips, lolipop, kraker bisküviler şimdiki çocukların teknolojik şansı. Karpuz çekirdeğini kese kağıda yada gazete kağıdından yapılmış küllahlara koydurup Neşe Sinemasının yolunu tutardık. Salı – Perşembe kadınlar matinesi diğer günler umuma açık.
Neşe sinemasının hikayesini ermeni vatandaşımız Agoptan dinlemiştim 1979 yılında. İstanbul’daki öğrencilik yıllarında aynı evi paylaştığım Tıp öğrencisi İlyas ağabeye misafir olmuştu Agop. Kurtuluşta oturan torununun kulağını fare kemirmiş kırk gün kuduz aşısı yaptırmıştı. Aşının bittiği gün kulak fare tarafından tekrar kemirilince İlyasa akıl danışmaya gelmişti. Hamsi buğulama, kıvırcık salatası yanında rakı ile demlenme başladığında sohbet iyice koyulaştı.
Agop Reyhanlıda yaşamış. Neşe sinemasının ilk hali ermeni kilisesiymiş. Agop da bu kilisenin çancısı. Sinema ile Ziraat Bankası arasında yaşayan ermeni vatandaşlarımız buralardan başka kentlere göç edince kilise cemaatsiz Agopda işsiz kalmış. Mevzu dönüp dolaşıp fırıncı Sabit, turşucu Sabri’ye varınca gençlik yıllarında farklı dinlerden farklı inanışlardan insanların Reyhanlı’daki kaynaşması ortaya dökülmüştü.
Agop cemaatsiz kalan kiliseyi sinemaya çevirmişti. Kim bilir belki Agop şimdi hayatta değildir. Ama kiliseden dönme sinema daha sonra hamam olmuş, nikah salonu olarak kullanılmış. Tekel deposu olmuş, sakatlar derneğine sahiplik yapmış. Şimdilerde ise ekmek fabrikası olarak o yapı hala dimdik ayakta.
  Yenişehir Gölü Yetmişli yıllarda, akşam serinliğinde veya pazar günleri halkımızın ortak paydası tek tut yolunda yürümek ve vakit çürütmektir. Çocukluğumun hatıralarında yer alan zakkum ağaçları, Yenişehir Gölü’ne kadar yolun sağında ve solunda, ötesinde de üzüm bağları dururdu. Gücü yetip de yürüyerek bu üzüm bağlarına kadar gelebilen şehrin yaramaz çocukları doyasıya yedikten sonra gömleğinin yakasından koynuna doldurabildiği kadar üzümle evine dönerdi. Zakkum çiçeklerini de ipe dizer boynuna kolye yapardı kızlarımız. Onları soldurmamak için çırpınmalar fayda etmez, bir iki saat sonra solup kururlardı. Bu güney ucunda dağın eteğindeki gölümüz Reyhanlı’nın en güney ucu.
Eskiden Yenişehir Gönlün olduğu yerde köy vardır. Hıdır olduğu rivayet edilen dilenciye yaşlı bir kadın dışında kimse ekmek vermemiş. Hıdır yaşlı kadını yanına aldıktan sonra beddua etmiş, köyü su basarak yaşlı kadın dışında her şeyi yok etmiş, köy yeri göl olmuştur.
Bir Yenişehir Gölü hatırlıyorum, efsanelere konu olmuş. Tertemiz sularında bir ağustos akşamı kayık gezintisi, dolunay altında dilim dilim yakamoz parıltıları. Gökyüzünde yıldızlara karışan ağustos böceklerinin sesi. Şimdi bir an dönerek gerilere Reyhanlı’yı hatırlıyorum. Sabahları evden çıkışımı. Sokaklar pırıl pırıl, her bir yanı günlük güneşlik. Ciğerlerime soluduğum tertemiz bir hava, her yanımda mutluluk, umut ve sevgi. Gök yüzü mavi ve yaşamak güzel. Böyle bir şehirdi; ışık kirlenmesi yoktu. Gün batımından sonra gökyüzünde yıldızlar siyah tabakaya serpilmiş toz bulutu gibiydiler.
Yalnız Reyhanlı’nın değil, komşu il ve ilçelerin de mesire yeriydi Yenişehir Gölü. Günü birlik sabahın erken saatlerinde azığını, çıkınını kapan o bakir güzelliklerde kilimini serip eğlenceye başladı mı değmeyin keyfine. Çoluk çocuk, konu komşu güzel bir hafta sonunun keyfini çıkarır, akşamın ilk saatlerinde evine dönerdi. Karışan olmazdı, söven olmazdı. Masalların içinde bulduğum gençliğimi hep bu gölle özdeşleştirirdim.
Masalların içinde bulduğum gençliğimi masalarda kaybetmiştim. O masa veya bu masa değildi. Kumar masası hiç değildi. Hep istediler benden, istediklerini aldılar, istekleri bitmedi. Ama benden alacak bir şeyleri de kalmadı.
Belki başka eşi yoktu dünyada Yenişehir Gölü’nün. Ama benim talihim mi ona benziyor, yoksa onunki mi bana, bunun ayrımını yapamıyorum.
Suları; göl gazinosunun üzerinde durduğu sütun ayaklarla öpüşürdü, geceleri gündüzleri saymadan. Koca çınarlarla çevrili, kurutulan bataklıkta kurulu sazlık çay bahçesi sayısız düğünlerde tarifsiz gelinleri ağırlamış üç beş saatliğine.
Kıyı çay bahçesinde semaverden yayılan çay kokusu dağdan gelen esintiyle gölün sularına karışır gider.her bir yanını buradan seyretmenin doyumu olmaz Yenişehir Gölü’nde.
Hep istedik
bu kocamış gölden, hep aldık. İsteklerimiz bitmedi. Sularını içtik bitmedi, balıkları avladık bitmedi, masalarda sevdalara şiirler yazdık, bitmedi. Hicazla başlayıp uşşakla biten şarkılar dökülürdü dudaklarımdan. Tabiatın bir hattat becerisinde nakışladığı güzellikleri yıktık bitmedi.
Yeni aşklar başlardı, eski aşklar tazelenirdi. Ayrılıktan kelimelerin kazınmadığı kavuşmalar burada yaşanırdı.
Acıyla sabrı burada buluyorum. Yenişehir dağının eteğindeki yeşilliklere sırt üstü uzanıp berrak gökyüzüne baktığımda gözlerin aklıma gelirdi. Göçmen gözlerin. Sevdaların en kutsalına yeminle bağlıydım. Seviyordum seni deli kız, saf kız. Lakin vuslatın yaşıma uygun değildi.
Değirmeni vardı su ile çalışır. Onu da istedik verdi bize. Şimdi et kokularına karışan rakıya meze ediyorlar sevdamızı değirmen gazinosunda. Sanki nakış nakış işlemişti anan kaşını, gülüşündeki gamzelerini. Yüzüne dökülen kestane saçlarını, kirpiklerinin çevrelediği gözlerindeki yeşili.
Ölmek için içerdim her yudumu, adını ezberleterek kadehlere. Buğulu bakışlara ağlardım kızaran gözlerle sevdamı içime gömerek. Bir gözlerin kalıyor acılı, mahzun, göçler artığı.
Ekmeğim arslansız, suyum bardaksız. Avuç içlerinde nasır, burnumun ucunda ter. Yenişehir Gölünde bir sevdam böyle başlar sabah saatlerinde. Akşam olur matem başlar.
1865 yılında İslahiye Fırkasının başında Reyhanlı’ya gelen Derviş Paşa; dağın eteklerinden kaynayıp boşa akan suyu görünce şimdiki değirmen gazinosunun olduğu kısma bir bent yaptırıp boşa akan suyu tutarak Yenişehir Gölünü oluşturmuştur.
  Sitem Yazılarımda hep Reyhanlı’nın sorunlarını işledim. Çünkü bu şehirde doğup büyümüş, ömrümün şu ana kadar olan tüm yıllarını geçirdiğim bu toprağa aldıklarımın karşılığı olarak sunmağa çalıştığım küçük birer armağandır bu yazdıklarım. Havasını soluduğum, suyunu yudumladığım süre içerisinde nimeti karşılığı bile olsa külfeti de benim olmalıydı. Her derdini dert her çilesini çile bildim Reyhanlının. Sevinci de benim olsun istedim. O hiç olmadı.
Yaşadığım dönem boyunca Reyhanlı’da ben – bencilerle den – dencilerin izleri devam ediyor. Protez yüzler, portatif kişilikler su başlarında. İnsanlar sistemleri bırakmış, olayları bırakmış da kişilerin peşine düşüvermişler. Bu yüzdendir çıkarları uğruna değişik kılıklara bürünüp işleri bitince merhabayı esirgeyen insanlara tanık oluyorum. Yaşadığımız çağın gereği olarak beyinlerin değil de cüzdanların tartışıldığı şu ortam ne yazık ki çok çirkindir. Ne var ki bu olgu Reyhanlı’nın değil, ülkemizin değil dünyamızın derdidir.
Nağmesiz başlayan bir beste
gibi, insanı nerede ve nasıl yakalayacağı belli olmayan bir deli sağanak sırasında, isimsiz bir akasyanın altında üç beş insan korunurda, her nedense kelli felli bir adamın duldasında bir fidancık bile sığmaz.
  Belediye Parkı Şehrin merkezinde az sayıda içkili lokantalardan biride Eyüp’ün (Kaynar) çalıştırdığı park lokantasıydı. Çocukluğumuzda girmeğe çekindiğimiz bu camekanlı lokantayı Dümbüllü İsmail ve orta oyuncularının turne kapsamında Reyhanlıya geldiklerinde ağırlandıkları yer olarak hafızama kazımıştım. Lokantanın arka tarafı, şimdiki Hamit Öcal caddesi ve Kanatlı caddesi arasında kalan bir park idi. Memuru ve öğretmeni yabancı olan bu kentte parkın müdavimleri bu takım elbiseli ve kravatlı insanlardı çoğunlukta. Çay bahçesi ve nargilesiyle anılan bu parkta müşteri kesimi bu memur ve öğretmenlerin dışında, telaşlı insanlar da olurdu. Yengenin otobüsü ile Antakya’ya gitmek için bekleyenler, ilçeye iş takibine, doktora, alışverişe gelen çoğu kederli ve yorgun kimseler. Aldıkları bir bardak çayı veya meşrubatı ayakta, hatta otobüsü görebilecekleri bir noktada yudumlayan, bazen bardağı yarım bırakıp gidenler…
Çay bahçesinin etrafı yüksek ağaçlarla çevrili idi. Bu ağaçlar inadına sıhhatli ve gürbüz. Güvercinler ve serçeler konmuştu dallarına. Modern şehircilik anlayışına ortalığı ham betona gömdüğümüz günlerde toprağa değil de sevgiye hasret olan bu ağaçları yaşatamadık. Yerinden söktük ve attık.
Nedendir acaba, insanların ölüsünü suyla yıkayıp temizlerler de ağaçların ölüsü ateşlere atılır. ‘’ Ağaçlar ayakta ölürmüş’’ Elhak, doğru! Çap tarafı, onları hep odun görmekliğimiz.
Anlıyorum ki ağaçların şehirlerden kaçması, dağların doruklarında birikmesi, tabiatı peşinden oralara çekmesi boşuna değil.
Ey dost ağaç diyorsun ki;
‘’Sevmek öldürmek değil, yaşatmaktır’’
Söz ben bir daha gelir ararım seni. Ama kuşkuluyum, bulamam. Yarın sökerler seni buradan. Sökerlerde atarlar. Bulamayınca da baş ucunda yanık bir barak türküsü mırıldanırım.
  Sıra Geceleri Halk kültürünün düşünsel ve manevi oluşumları halkın maddi ve manevi kültürünü oluşturan destanlar, masallar, değimler, atasözleri, ağıtlar, maniler ile tüm gelenek ve görenekler, doğumdan ölüme kadar olan tüm etkinlikler Amik Ovasında tam bir hazine değeri taşımakta, bu hazine ortada duruyor ancak kimseler elini vurmamakta.
Barak kökenli olduğu ve Çukur ovada yaşadığı kanıtlanmış olan Karacaoğlan’ın, Türkiye’nin dört bir tarafında söylenen türküleri ve bilinen şiirleri Amik Ovasında yaşayan halk aşıklarına da esin kaynağı olmuş, aşıklarımız da bu türkülere söyleyiş ve yorum farklılığı katarak ağıtlarını, türkülerini, koşmalarını ve güzellemelerini onun gibi söylemişlerdir. Amik Ovasında beylerin akşam sofralarında zurnacı Sadık’ın eşliğinde sofranın hemen karşısında aşıklar türkülerini söyler beyler de demlenirdi.
Amik Ovasında gerek okuyucu olarak yorumculuk özelliği, gerekse yaptığı bestelerle öne çıkan şairlik özelliği ile yöremiz kültürüne kattığı zenginliklerle anılan bir aşıktır Hamdi Canpolat, ya da halk arasında bilinen adıyla Türkücü Hamedin. Çocuk yaştayken köy odalarında konuk edilen aşıkların söylediği türküleri pencere altlarında oturarak dinleyen ve bunları ezberinde tutan Hamedin bu türküleri daha sonra kendi kendine mırıldanırdı. Ailesinin Reyhanlı’ya göç etmesiyle buraya yerleşen Hamedin Karacaoğlan ve Aşık Emrah’ın türkülerini söylemeğe başlamış. Düğünlerin ve beylerin sıra gecelerindeki aranılan ismi olan Hamedin kendi bestelerini de yaparak türkü söylemeğe devam etmiş.
Ağalık ve beyliğin hüküm sürdüğü o dönemlerde Hasan Bey (Mursaloğlu) Hamedini himayesine almıştır.
Sesiyle Amik Ovasında meşhur olan Hamedin TRT radyolarına davet edilir, canlı yayında bir türküsü yayınlanır. Sesi ve yorumuyla beğeni toplayan Hamedine TRT radyolarında Mahalli sanatçı olarak çalıması teklif edilmişse de bu teklifi kabul etmeyen Hamedin yüzlerce eser bırakmış, eserlerinde Amik ve Barak olarak bildiğimiz yörelerdeki yaşamı türkülerinde yansıtmıştır. Bu özelliği ile Amik Ovasının Karacaoğlanı olarak anılmıştır.
Ovamızdaki sıra gecelerinin özelliği de eğlenen bir grubun karşısında bir aşığın bıkmadan usanmadan türkülerini söylemesi şeklindedir. Hamedine ek olarak Hacı Recep (Atlar) ve Bayram Akar’ı da anmak mümkündür.
  Uygarlık Adına İnce parmaklar çizdi
Kalın parmaklar dizdi
Şehirler kurduk
Balkonlarına çıkamadı çocuklar
Bahçeleri hiç yoktu
İnsanları alt alta
Üst üste istifledik
Şehirler koktu.

Son kırk yıldır, aydınlarımızın bir buçuk asırdır omuz zoru ile götürdüğü uygarlaşma çabasında, gayret otlarımızla otlaklarımıza düştü. Evlerimizin inadına bahçelerimizle ahırlarımız bu işi çabucak başardılar.
Nasıl mı?
Artık sığırlarımız montofon veya holstein; tavuğumuz leghorn veya New-Hempsire; domatesimiz lucy veya fantastic. Kavunumuz, karpuzumuz, salatalığımız hatta marulumuz da öyle. Soğan tarlalarımızda dünya devletlerinin tıksa ve tohum markaları savaş veriyor.
Şehrin merkezinde eski belediye binası, Şıh Kamil’in (Derviş oğlu) konağı, Reşit İhsan Bahadır, Sırrı Bahadır, Muzaffer Bahadır beylerin evleri. Halep ustalarının nakışladığı kesme taşlarla örülü duvarları artık yok. Yüksek katlı betonarme binaların yeşili yok ettiği günlerdeyiz.
Portakal şurubu ve bisküvi ikramlarımızın şahıyken, kahvaltıdan kahvaltıya gördüğümüz çay girdi ikram kültürümüze. Bayramlık kömbe dışında hamur işi tanımayan mutfaklarımız kekler, pastalar ve böreklerle tanıştı. Şu anda hayatımızın her adımında vazgeçemediğimiz Amerikan suyu. Hoş hoşta komşu komşuyu tanımaz oldu, ev gezmeleri bitti.
Oysa ‘’ keyfe kesel ‘’ bir seher kahvesi içmek için sabah namazından sonra meşe kömürüyle harlanan mangala sürülen cezvede kaynayıp ağız tadıyla içilebilmesi için altına yenilen şeylere ‘’ Kahve altı ‘’ diye adını bağışlayan kahve, bir gün adına çay denilen külhaniye önce mağlup oldu, sonrada onun gölgesinde eriyip gitti.
Önceleri sabah kahvaltılarında kaynatılan çay artık gün boyu demlenir oldu. Hayatımıza Amerikan suyunun girmesiyle de hali vakti çok çok yerinde
olan ailelerin sofrasını süsleyen çay, bu gün tam aksine fakir sofralarının demirbaşı.
Masanın yanındaki çiviye gaz-ocağı iğnesi takıldığı gün, annemizin yüzündeki ışıltıyı göremezken tüp-gaz çağının çocukları olarak mutluluklarımız farklılaştı.
İçine bir çimdik tarçın kabuğu atılarak kaynatılan ıhlamur çiçeğimiz, içecek olmaktan çıkmışta ilaç olmuş. Portakal şurubumuz, dut şurubumuz terk-i diyar etmişler. Hepsi uygarlaşmak adına.
  Birazda Nostalji Günlük gazeteler öğlene yakın gelirdi. Gazete almak için bekleşen kalabalığın karşısında gazeteleri itinayla açar, sayımını yaptıktan sonra tezgaha yerleştirirdi Haydar ağabey (Söker) .
Haydar ağabey ilçenin tek gazete bayisi, tek kitapçı ve kırtasiyecisiydi. Har ayın 9,19 ve 29 undan sonraki gün de gazete bekleyenlerin sayısında artış olurdu. Milli Piyango listeleri geç geldiğinden gazetelerden takip edilirdi çekilişler.
Servis ve dağıtımcıları ile üç-dört kişi çalışırdı gazoz imalathanesinde. Etiketsiz cam şişelerde isim olmadığından Haydar Gazozu derdik biz buna.
Antakya’ya çalışan bir otobüsümüz vardı. Sabah gider öğleden sonra dönerdi yengenin otobüsü. Beşer yolcu taşıyan chevrolet ve impala markalı taksiler çalışırdı Antakya’ya. Bunun dışında motorlu araç sayısı yok denecek kadar azdı. Acil işlerimiz için bisikletçi Ali Usta (Yiğitbaşı) yada Hatay ustadan kiraladığımız bisikletlerle işimizi görürken, MURAT 124 ve ANADOL taksilerin yurt içinde yapımına başlanmasından sonra araç sayısında belirgin bir artış gözlenirken şehir dahili çalışan taksi durakları kurulmağa başladı bir bir. Bu arada şehir dahili veya köylere çalışan motosikletler de vardı. Şimdilerde ise teknolojinin son harikası araçlar, gürültü kirliliği yaratmakta, park yeri bir sorun haline gelmektedir.
Seyir halindeyken yolda yürüyenleri almağa çalışanlar; şimdi ise acaba durur mu diye bekleyenleri görmemek için dikiz aynalarını düzelterek geçmekteler.
Devlet Üretme Çiftliğinden gelen süt ve süt ürünlerini satan Fehim sebze halinde komisyonculuk işine atılmış, bu işe de sonradan el atan Cevat sonrasında da Burhan ağabey bu işten zarar ettikleri gerekçesiyle terk etmişlerdi sütçülüğü.
Üç-beş bakkalın Reyhanlıya yetiyor olduğu, saat üçten sonra ekmeğin zor bulunduğu Reyhanlı’da önce marketler sonrada süper marketler boy gösterdi. Saat üçten sonra ekmek bulamayan ilçeli akşam saatlerinde fırıncı Muti’nin sıcak ekmeğini evine götürür oldu.
Her evin bahçesinde kümes olurdu. Yumurtasını tavuğunu buradan elde edenlerin yanında, kümesi olmayanlarda Hacı Ka’ko dan satın alırdı.
Köylü kadınlarımız peyniri, çökeleği ve yoğurdu Reyhanlı’ya getirir, katık pazarının olmadığı o günlerde Mehmet Kalçin’e bırakırdı. Kalçin hatırlı müşterilerinin evlerine kadar servis ettiği bu ürünlerin parasını ikindi saatlerinde bu kadınlara verirdi. Bu parayla alışverişini yapan kadınlarımız, emeğinin karşılığını almanın mutluluğu ile köylerinin yolunu tutardı. Şimdilerde ise katık pazarımız var. Kadınlarımız ürünlerini aracısız satıp köye parayla dönmenin mutluluğunu yaşamaktalar.
  Elektrik Her evin tavanında demir çengele asılı bir lüks dururdu. Gaz yağı ile çalışır, saatte bir pompalamak gerekirdi. Aydınlatmada kullanılan bu lükslerin tamiri için de ayrı bir zanaat oluşmuştu Reyhanlı’da. Alman yapımı su soğutmalı iki elektrik motoru çalışırdı. Bu nedenle santral dediğimiz binanın hemen güneyinde kocaman bir su havuzu vardı. Su devir daim yapar ısınan bu motorların soğumasını sağlardı. İlk zamanlar bu motorlar sabahın erken saatlerinde çalışır.akşamın altısında da dururdu. İşte o zaman bu, gazyağı ile çalışan lüksler devreye girer aydınlatma sağlanırdı. Teknoloji Almanya’dan olunca en ufak bir arızada ilçe günlerce elektriksiz karanlıkta kalır, soğuk su içebilmek için Serkis’in değirmeninde imal edilen buzdan alabilme uğruna izdiham yaşanırdı. İkindi saatlerinde çıkan buzlardan alabilmek için insanlar birbiri üzerine yığılınca çözümü Serkis’in değirmeninde çalışanlar kendilerince sağlardı. Amonyak tüplerini kalabalığa doğrultur insanların üzerine bu gazı sıkarlardı.
Elektrik santralındaki en son arıza yeni şeylerin başlangıcı oldu. Arızanın giderilebilmesi için Almanya’dan yedek parça getirilmesi gerekiyordu. Bu üç ayımızı aldı. İlçe üç ay elektriksiz kalınca yerel yönetim Ulusal Elektrik Şebekesine bağlanabilmenin çaresini aradı. Elektrik direkleri güçlendirildi, teller yenilendi. Elektrikte ulusal şebekeye bağlanmakla beraber, eski mezbahanenin yerine yapılan soğuk hava deposu insanımızı rahatlattı. Artık buz alabilmek için Serkis’in değirmeni önünde insanlık dışı manzaralar yaşanmıyordu. Bu vesileyle dönemin belediye başkanı Abdürrezzak Alkan’ı rahmetle anıyorum.
  Karcı Hanefi Amanos Dağlarına yağan kar hayli fazla olurdu. Karcı Hanefi (Coşan) kışın bu dağa gidip büyük çukurlukları bu karlarla doldurur, iyice bastırdıktan sonra üzerini saman ve çalı çırpıyla örterdi. Buza dönüşen bu karları yazın başında kamyonlarla Reyhanlı’ya taşıyan Karcı Hanefi bu karları dondurma yapımında kullanırdı. Yaptığı bu iş onun karcı lakabıyla anılmasının nedenidir. Sonrasında evlerde beslenen hayvanların sütlerini satın alarak dövme dondurma yapan karcı Reyhanlı’daki ilk pastanenin kurucusudur. Karcı Hanefinin çocukları Şükrü ve Ahmet Reyhanlı ve Yeni şehir Gölünde yeni teknoloji ile baba mesleğini sürdürmektedirler. Hamam Kentin tarihi yapılarından biride hamamdı. Ham betona gömme sevdasıyla burası da yıkılıp yerine iş hanı inşa edilmeden önce elli yılı aşkın bir süre halkımıza hizmet etti burası. Sabahtan öğlene kadar ve akşamları erkeklere, öğleden sonra da kadınlara açık olan bu hamamda çocukluğumda kadınlarla, ergenlikten sonra da kendi kategorimde defalarca yıkanmıştım.
Hemen girişin ortasında şadırvanlı havuzun önünde kilitli bir sandık dururdu. Etrafındaki soyunma kabinlerinde duran giysiler hamam işletmecisinin emanetindeydi. Çocukluğumda o sandığın içini çok merak ederdim. Ergenlikte o sandığın sırrını keşfettiğimde sevinçten çok hüzün kapladı içimi. O sandıkta havlular kategorik olarak istiflenmiş, ipek sırmalı bohçalardaki kaliteli havlular hatırlı müşteriler içindi. Diğerleri için normal havlular. Hüznüm insanların kategorik değerlerle sınıflandırılmasıydı.
Hamamın işletmecisi Sait Efendi (İncili) haftanın son günü gelen arkadaşlarını kırmaz, göbek taşının üzerinde yoğurduğu çiy köfteyi ikram ederdi. Kese faslı ve yıkanmanın ardından havlulara sarılan müşterilere kabinlerde ikram edilen çay ve kahve sonrasında hamam sefası sonlanırdı.
Kadınlar evde hazırlayıp getirdikleri katıklı ve biberli ekmek yanında göbek taşı üzerinde yoğurdukları kısırla adeta ikindi kahvaltısını hamamda yaparlardı. Yıkanma kabinindeki kurnalarda sıra kavgası eksik olmazdı. Metal taslarla acımasızca birbirine saldıran kadınlar, natırların yangın var, hamam yanıyor naraları ile birbirinden ayrılır, yıkanma faslından sonra arınmış bir halde evlerine giderlerdi.
Şimdi bu zevki, daha doğrusu zevkli bir banyo yapabileceğimiz bir hamamdan yoksunuz.

 

Yorum Yaz